Monthly Archives: Nisan 2019

SAĞLIĞINIZ İÇİN. LÜTFEN AMALGAM DOLGU dan KAÇININ

(ALS hastalığında CİVA’nın etkili olduğu söyleniyor)

Amalgam Dolgu Nedir?

Gümüş, bakır, kalay gibi metallerin cıva ile karıştırılması sonucu ortaya çıkan amalgam, günümüzde dolgu yapımında kullanılmaktadır. Bu üç metalin toz haline getirilmesi ve cıva akışkanı ile karıştırılması sonucu macun haline getirilerek dişe sürülmesi ile yapılan dolgu çeşidinin; Dünya üzerinde var olan birçok ülkede kullanımı yasaklandı. Ülkemizde ise (BAZI) diş hekimleri Dünyadakilerin aksine bu dolgu çeşidini en çok kullandıkları arasına alarak, kullanımında zarar görmediklerinin açıklamasını yaptı.Yapımı esnasında çok fazla maliyet istemeyen amalgam dolgu, maddi sebeplerden kaynaklı kişilerin de tercih ettiği bir dolgu çeşididir.

Oda sıcaklığında bile sıvılaşmaya müsait olan cıvanın, karışımın içerisinde çok fazla oranda olması uzun yıllar amalgam dolgu ile yaşayan bireylerin kan değerlerinde birçok farklılığın gözlemlenmesine ve ardında da türlü hastalıkların gelmesine sebep oluyor.

Cıvanın varlığı yeme, içme, konuşma gibi ağız içerisinde harekete neden olacak her türlü aktivitede kendini vücuda hissettiriyor. Cıva vücuttan atılımı en zor maddelerden birisidir. Bu yüzden kişilerde ciddi hasarlara neden olabilir.

KAYNAK:
http://www.zararlari.org/amalgam-dolgunun-zararlari/

DR.Alper Kaya (ALS HASTASI)

ALS hastalığında ağır metal ilişkisi son 30 yılda çok tartışıldı. Benim anladığım kadarıyla ağır metal veya eser elementler olarak bilinen elementler bir kısım ALS hastasında kan seviyesi yüksek veya alçak olabiliyor. Böyle bir ALS hastası ağır metal temizliği tedavisi (Şelasyon) yapılsa bile ALS hastalığı durmuyor. Örneğin diş dolgusu amalgam dolguların temizlenmesi, diğer ağır metallerin vücuttan atılımını kolaylaştıracak tedaviler sonucunda ALS hastalığı gidişatında bir değişiklik olmuyor. Yani bir örnek vermek gerekirse, ALS teşhisi almış ve dişlerinde amalgam (civa+gümüş alaşımı) olan hastalar dişlerin hepsini çektirseler de ALS iyi olmuyor.

Burada sorulacak soru, ağır metal nedeniyle tetiklenmiş bir hastalık mı var yoksa hastalık nedeniyle ağır metal dengesi mi bozuluyor?
ALS, ağır metal zehirlenmeleri ve şelasyon
Şelasyon tedavisi, ağır metal zehirlenmesinin başlıca tedavisidir. Kullanılan bağlayıcı madde, hastanın maruz kaldığı metal türüne bağlıdır. Örneğin kurşun zehirlenmesinde Dimercaptosüksinik asit (DMSA) ve Etilen diamin tetraasetik asit (EDTA), arsenik ve civa zehirlenmesinde Dimercapto-propan sülfonat (DMPS) kullanılır.

ALS Hastalarında Kullanım
Uzun yıllar boyunca yapılan yoğun çalışmalara rağmen, ağır metal toksisitesinin ALS’ye neden olabileceğine dair tutarlı bir kanıt bulunmamaktadır. Şelasyon terapisinin ALS tedavisi için yararlı olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmaması şaşırtıcı değildir. Aslında, aksini gösteren kanıtlar vardır. Bir vaka raporunda, yükselmiş cıva kan seviyesi ve büyük miktarda cıva atılımı olan ve DMSA ile şelasyon tedavisine cevap vermeyen bir ALS hastasını tarif etmiştir. Diğer bir olgu sunumunda, içme suyundan kronik kurşun zehirlenmesinin belirlenmesiyle bulber başlangıçlı ALS geliştiren bir hasta tanımlanmıştır. Yine DSMA ile tedavi altı ay boyunca uygulandı ve klinik seyri etkilemedi. Son olarak, ALS veya SMA’lı 53 hastaya ve bir kontrol grubuna DMSA uygulanan bir çalışma, 2 grup arasında kurşun ve cıvanın idrar boşaltımında bir fark göstermedi . İnternet araştırılması, şelasyon tedavisinden fayda görmeyen hastaların birçok kişisel raporunu ortaya çıkarmaktadır.

Demir metabolizmasının ALS patogenezinde etkili olduğu bildiriliyor.
Riskler
Şelasyon genellikle düzgün bir şekilde kullanıldığında güvenli bir tedavi olduğu düşünülmektedir. Kalsiyum EDTA yerine sodyum EDTA kullanılması, en az 3 hastada ölüme neden olan şiddetli hipokalsemi ile sonuçlanmıştır. Diğer bir rapor edilen yan etki potansiyel böbrek hasarını yansıtan yüksek kreatinindir.
.
#SAĞLIK

Fotoğraf açıklaması yok.

::::::::::::::::GÜZELLİĞİN BEDELİ ::::::::::::::::::::

:::::::Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim:::::::

ZENGİN BİRİSİYLE ile EVLENMEK İSTEYEN BİR KIZIN J.P. MORGAN ‘a YOLLADIĞI ELEKTRONİK POSTA :

Sayın Morgan,

Sizinle dürüst olacağım. Bu yıl 25 yaşına giriyorum. Çok güzelim, iyi bir stilim var ve kaliteli şeyleri severim. Yıllık geliri en az 500 bin dolar veya daha fazla olan bir adamla evlenmek istiyorum. Aç gözlü olduğumu düşünebilirsiniz fakat New York’ta yıllık geliri 1 milyon dolar olan insanlar maalesef orta sınıf sayılıyor.

Çok şey istemiyorum. Sizin sitenizde yıllık geliri 500 bin dolar veya daha fazla olan biri var mı? Hepiniz evli misiniz? Bu konuları merak ediyor ve sormak istiyorum, sizin gibi zengin insanlarla evlenmek için ne yapmam gerek?

Bugüne kadar birlikte olduğum erkekler arasında en zengini yılda 250 bin dolar kazanıyordu. Central Park’ın batı yakasında, yüksek bütçeli rezidanslarda yaşamak isteyen biri için yıllık 250 bin dolar yeterli değil. Size alçak gönüllülükle soruyorum:

1) Zengin bekarlar nerede takılır? (Lütfen bar, restaurant, spor salonu, kulüp, vs. gibi mekanların isimlerini ve adreslerini yazar mısınız.)

2) Hangi yaş kategorisine odaklanmalıyım?

3) Çoğu zenginin eşleri neden ortalama güzellikte? Bir kaç kızla tanıştım; güzel veya ilgi çekici değiller ama zengin erkeklerle evlenebiliyorlar.

4) Kimin karınız, kimin yalnızca sevgiliniz olabileceğine nasıl karar veriyorsunuz? Benim hedefim evlenmek. Zengin bir adamla evlenebilmek için ne yapmalıyım ?

Saygılarımla

Bayan Güzel
—————————————-

James Dimon’un kıza yanıt olarak yolladığı elektronik posta :

—————————————-

Sevgili Bayan Güzel,

Yazınızı büyük bir ilgiyle okudum. Tahmin ediyorum ki sizin gibi aynı soruları soran pek çok genç kız var. Lütfen profesyonel bir yatırımcı olarak durumunuzu analiz etmeme izin verin. Benim yıllık gelirim 500 bin doların üzerinde, sizin kriterlerinize uyuyor, bu sebeple zamanınızı boş yere çalmadığımı umut ediyorum.

Bir iş adamı gözünden bakarsak, sizinle evlenmek kötü bir fikir. Nedeni ise çok basit, lütfen açıklamama izin verin. Detayları bir kenara bırakırsak, yapmaya çalıştığınız şey “güzellik” ile “para” ikilisini takas etmek: A kişisi güzelliği sağlar, B kişisi de bunun için ödeme yapar, gayet adil. Fakat burada ölümcül bir problem var; sizin güzelliğiniz kaybolacak ama benim param iyi bir sebep olmadıkça tükenmeyecek. Aslına bakarsanız, benim gelirim yıldan yıla artabilir, ancak siz yıldan yıla güzelleşemezsiniz. Bu sebeple, ekonomik açıdan bakarsak, ben değer kazanan bir varlıkken siz değer kaybeden bir varlıksınız. Hem de sıradan bir değer kaybı değil, katlanarak artan bir değer kaybı. Eğer güzellik sizin tek varlığınızsa, değeriniz 10 yıl sonra çok daha düşük olacak.

Wall Street’te kullandığımız bir terimden yola çıkarsak, sizin için “takas pozisyonu” diyebiliriz, “satın al ve bekle” değil. Sizi satın almak iyi bir fikir değil, bu sebeple kiralamayı tercih ederim. Çünkü alışveriş değeri düşen bir şeyi uzun süre elde tutmak hiç de akıllıca değildir. Şüphesiz; aynı şey sizin istediğiniz evlilik için de geçerli.

Bu yazdıklarım size zalimce geliyorsa bir de şöyle düşünün; tüm paramı kaybetseydim, beni terk etmez miydiniz? Aynı şekilde güzelliğinizi kaybettiğinizde, benim de çıkış yolunu bulmam gerekmez mi?

Yıllık geliri 500 bin doların üstünde olan insanlar aptal değil; sizinle yalnızca çıkarız ama evlenmeyiz. Size, zengin bir adamla evlenme fikrini unutmanızı öneririm. Bu arada, yılda 500 bin dolar kazanan o zengin siz olabilirsiniz. Zira o kadar parayı kazanmak, zengin bir aptal bulabilme ihtimalinizden daha yüksek…

CEO J.P. Morgan

YAHUDI v HRISTIYANLAR Ailelerini değil, Cemaatlerini değil Ülkelerini değil DÜNYA’YI YÖNETİYOR

İSLAMİ HAREKET’lere DERS’ler.!
———————————————————– 
YAHUDI v HRISTIYANLAR Ailelerini değil,
Cemaatlerini değil Ülkelerini değil DÜNYA’YI YÖNETİYOR.
Biz Müslümanlar ise EDİLGEN TÜKETIM TOPLUMLARı olmaktan kurtulamıyoruz.
.
Cemaat edinmeyi Bilmiyor TUTTUK MU YAPIŞIYORUZ.
LİDER edinmeyi Bilmiyor tuttuk mu TAPIYORUZ.
Kitap okumayı Bilmiyor elimize verilen kitaba İMAN EDIYORUZ.!
ANALİTİK DÜŞÜNCEYI BİLMİYORUZ.!

—————————————————————— 
Müslümanların
Bu yüzyıla ait söyleyecekleri ETKİLİ
Hiçbir sözü KAT’A yoktur.
Müslümanların bu YÜZYıLDA Sadece
“Ahlaklı İYİ BIR İNSAN” Olması
FAZLASıYLA YETERLI OLACAKTıR 
.
Geç değil. Bugün başlarsak 100 yıl sonra
Normal Erdemli Bir insan olabiliriz inşallah.
Hatırlarsanız Şöyle bir paylaşım yapmıştım:
—————————————————————– 
“ÜRETMEK” SALT İMALAT değildir. MiR’im.!
“ÜRETMEK” BİLİM, FİZİK, MATEMATIK, KİMYA’yı Bilmektir.!
“ÜRETMEK” TECRÜBE, FEDAKÂRLıK, BİRİKİM,
“ÜRETMEK” SANAT, İNCELİK Demek.!
“ÜRETMEK” LOJİ yani BİLGİ, demektir.!
“ÜRETMEK” MADDE ve KÜTLE’yi Bilmektir.!
“ÜRETMEK” TANRI’yı Bilmektir.!
“ÜRETMEK” İNSANİ KALİTEDİR,
“ÜRETMEK” SAYGINLIK.!
“ÜRETMEK” ZERAFET DEMEK.!
“ÜRETMEK” ALLAH’A ve KULLARINA HİZMETTİR.!

Saygılarımla efendim 

******************************************** 
#İslami_Hareket_Eleştirilerim

RU’YET HAKKINDA BİR İKİ KELAM

Ru’yeti hilal konusu fıkhın konusu olduğu kadar siyasetin de konusudur.

Hadislerin bize aktardığı kadarıyla çıplak gözle gözlemlemenin takvaya daha yakın olduğu gibi bir kanaat varsa da, odönem toplumlarının okuma yazma bilmemesinden kaynaklanan bir çözümdü bu.
o toplumların içerisinde toplam okuma yazma bilenlerin sayısının iki elin parmaklarını geçmeyecek olmasından kaynaklanan bir çözüm anlamında ru’yet tavsiye edilmiştir.
hatta emredilmiştir.

ruyetin, gözlemin çıplak gözle yapılması gerektiğine dair neden ise; o günün şartlarında hesap yapma tekniği nin gelişmemiş olmasıdır.

Şayet günümüzde meteorların dünyamıza ve hatta başka gezegenlere çarpacağına dair hesapların ay gün saat hatta dakikası tutuyor ise kanaatimce hesap ilede ayın hareketlerinin hesap ile öngörülmesi yani oruç/bayram gününü tayin etmenin olabileceği yönünde açık kapı bırakmakda fayda var.

Bugün suud’un müslümanların gözündeki değeri tüm müslümanlarca bilinmektedir.
Suudi yönetimi bu işi en iyi kendilerinin yapabileceğini ifade etmektedir.

şii müslümanlar sünnileri yeterli görmemekte sünnilerde şia’yı söz söyleme yeterliliğine sahip görmez.
Türkiyede ‘takvim kanunu’ nedeniyle takvime rağmen gün tayin edilemeyeceğine göre diyanet tarafından asla konuya dair ters bir görüşün sarfedilmediğini
Görmekteyiz.
Işin böylesine trajik komik ve üzücü siyasi bir tarafıda vardır.

En doğrusunu allah ve rasulü bilir.

MEHMET PAMAK v Ahmet Kalkan HOCALARIMIZDAN YASiN’E MEKTUP VAR

BİZLERİ HER ZAMAN ARAYIP SORAN DERDİMİZ İLE HEMHAL OLAN ÇOK DEĞERLİ BÜYÜKLERİM MEHMET PAMAK VE Ahmet KalkanHOCALARIMIZA ‘KİM MİLYONER OLMAK İSTER’
BAŞLIKLI YAZIMA YAPTIKLARI DEĞERLİ YORUMLARI İÇİN KENDİLERİNE ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM

Turkiye deki islami bilinçlenme ve islami uyanış a sundukları değerli katkıları için Rabbim kendilerine lutfetsin ve razı olsun

Rabbim sizleri ailenizi değer verdiklerinizi her türlü hastalık bela ve musibetlerden muhafaza eylesin SAYGILARIMLA

Ahmed Kalkan – Mehmet Pamak
16-01-2017 13:11
Yasin kardeşimizi ve fedakâr ailesini Allah’ın selamıyla selamlıyor, kendisini sevgi ve dualarımızla kucaklıyoruz “Bu sağlık sorunlarımı para karşılığında benden alacak olan var mı!?” diyor Yasin kardeşimiz ve soruyor: “Kim milyoner olmak ister?” Yâsin suresini tefsir eder gibi, Yâsin’i tefsir edersek; bu çığlık bize ve özellikle fakirliğinden veya nefsine zor gelen bazı İlâhî imtihanlardan şikâyet edenlere ben hastalıklarımı satıyorum, alan var mı?” diyor. Yasin kardeşim, çığlığın kulaklarımızda değil; ta gönlümüzde yankısını buldu. Gözünden yaş akmadan yazını okuyabilecek birisinin olduğunu düşünemiyoruz. Sen diyorsun ki, mîrim; sağlığınızı kaça satarsınız? Yani, sormuş oluyorsun ki; “iki gözünüzü kaça satarsınız?” Gören iki gözünüzü bir milyon liraya satın almak isteyen olsa verir misiniz? Demek ki, ne kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipsiniz! Ya aklınızın değeri? Kaça satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı değişebileceğiniz bir değer olabilir mi? Vücudumuz ve gönlümüz, Allah’ın bize çoğunlukla sağlam olarak verdiği emânetidir.

 

Sağlığımızı koruyup korumadığımızdan, onu hangi yolda kullandığımızdan, sıhhat ve vücut emânetine ihânet edip etmediğimizden sorguya çekileceğiz. Yasin kardeşimizin gönlümüze silinmeyecek kalemle yazdığı yazıyla söylediklerini biz şöyle anlıyoruz: ben sizin gibi sağlıklı olmak için, (olmuş olsa) milyonlarımı verirdim. Siz benim yerimde olabilirdiniz. Allah, bizim kendi isteğimizle bazı organlarımızı hayattayken vermemizi isteyebilirdi. Mülk O’nun değil mi? Beni hayata getirip bunca güzelliklerle ve nimetlerle donatan O değil mi? Benim vücudum ve ruhum da O’nun mülkü değil mi? O sahip olduğu mülkü, dilediğinden dilediği kadar almaya kadir değil mi? Hz. İbrâhim’den oğlunu, Hz. İsmail’den canını istediği ve onların seve seve vermeye hazır olduklarını gösterdikleri gibi. Bize de; İbrâhim olup en sevdiğini, İsmail olup kendi canını Allah yolunda fedâ etme, O’nun uğrunda severek vermeye hazır olma yakışır. Sağlığın, sağlıklı organların nimet ve sınav olduğu gibi, hastalıklar ve özürlü olmalar da bir nimettir ve imtihandır. Sağlamlar şükürle, hastalar ve özürlüler da sabırla denenip sınanmaktalar.

 

Değerli kardeşimiz, maşaAllah sabırda hepimize örnek olacak son derece saygın bir örneklik ortaya koymuş bulunuyor. İnşaAllah Rabbimiz ecrini kat kat verecektir. Üstelik kardeşimiz yaşadığı sıkıntıların içinde büyük zorluklarla bu yazıyı yazıp bizlerle paylaşarak, bu zor şartlarında bile hâlâ biz kardeşlerini düşündüğünü ortaya koymuş ve ibret alıp halimize şükretmemizi sağlamaya çaba göstermiştir. Rabbimizin lutfettiği sağlığımızın kıymetini bilerek, Allah’a şükrederek, başta sağlığımız olmak üzere lutfedilen nimetlere sahip kılınmış olmanın imtihanında başarılı olmamıza ve Allah’ın razı olacağı kullardan olmamıza vesile olmaya çalışmıştır. Bu düşünce ve davranış başlı başına bir ibadettir. Değerli kardeşimiz Rabbimiz bu güzel ibadetinizi de kabul buyursun ve karşılığını kat kat versin inşaAllah. Dünya, imtihan salonundan başka bir şey değil. Aynen bir tiyatro salonu gibidir bu dünya. İlâhî kader, kimimize hasta rolü vermiştir, kimimize farklı bir engelli rolü. Bazılarımıza da sağlıklı ve zengin rolü. Önemli olan rolümüzü güzel oynamak ve göz perdelerimiz kapanınca Büyük Senarist ve Yönetmen’den takdir ve ödül almaktır. Rolünü beğenmeyip şikâyet edenin ödül alma hakkı olmayacaktır. Çoğumuzun böyle bir imtihanda sapır sapır döküleceğimiz bir durumda Yasin kardeşimizin hayranlığımızı ve saygımızı hak eden sabır sabır sabretmesi nasıl mümkün oluyor? Tek cevabı var, güçlü iman sayesinde. Çünkü Yasin’in iyi bildiği bir hakikat var ki; esas hastalık kalp hastalığıdır, esas problem iman yönüyle sakatlıktır. Bazı insanların “keşke toprak olsaydım (78/Nebe’, 40) da, hiç dünya hayatı yaşamasaydım” diyecekleri o günde, nice insan da “keşke gözlerim olmasaydı da, onlarla günah işlemeseydim ve bu günkü azâbı görmeseydim” diyecekler, dünyadaki görme özürlülere gıpta ile bakacaklar.

 

Göz odur ki hakkı göre. Hakkı görmeyen ve haramları seyretmekten zevk alan gözler dünyadaki ihmalin bedelini âhirette çok feci ödeyecekler. Böyle gözün zararı, sadece kendine değil, diğer organ arkadaşlarına ve taşıyıcısı olan kişiye de dokunacak. Göz için söylenenler, diğer organlar için de aynen geçerli. Haramlarla meşgul olan göz mü, harama bakamayan görme özürlü mü daha hayırlı konumdadır? Göz nimetini veren Allah’a itaat edip, O’nun yasakladığı yerlerde gözünü sakındırarak şükrettiğini ispatlaması gereken insan, Allah’a gözüyle sık sık isyan ediyorsa, yarın “dünyada keşke gözsüz olsaydım da gözlerim yüzünden bu kadar günah işlememiş olsaydım!” diye dünyada görme özürlülere hayran olacaktır. Göz nimetine şükretmeyen göz adlı boncuk tanelerini taşıyan bir insandan, görme engelli olduğuna sabreden bir insan âhirette çok daha kârlı çıkacak, büyük ihtimalle dünyada daha huzurlu yaşamış olacaktır. Hastalığı da, şifayı da veren ancak Allah’tır. İnanıyoruz ki, vücudumuzu, organlarımızı bize veren de, istediği zaman istediği şekilde nice hikmetlere binâen alacak olan da O’dur. “(O Allah) Hastalandığım zaman bana şifâ verendir.” (26/Şuarâ, 80) İmtihanına sabreden Yasin’lere de Allah, bu sabırlarının karşılığı olarak âhirette hiçbir gözün göremeyeceği güzellikler ihsan edecek, o dünya nimetlerini karşılığında insanın dünyadaki her şeyini seve seve vereceği ödüller karşılığında satın almış olduğunu gösterecek. “Allah Teâlâ buyurur ki: ‘Kulumu iki sevgilisiyle (iki gözüyle) imtihan edip de kulum (şikâyet etmeyip) sabrederse iki gözüne karşılık olarak ona Cenneti veririm.” (Buhârî, Merdâ 7). Göz bir örnektir, diğer organlar için de aynı durum geçerli olduğu gibi, ayrı ayrı organlar için ayrı ayrı cennetler verilecektir inşaAllah. Dolayısıyla doğuştan ya da kaza sonucu, bize sorulmadan bizden alınan veya hiç verilmeyen bir nimet veya organ, elbette Allah’ın rızâsı karşılığında, cennet karşılığında seve seve verilir.

 

Hiçbir şey, Allah’ın rızâsından daha kıymetli olamaz. Yasin kardeşimiz, hastalıkla imtihanını kazandığını düşündüğümüz için senin hastalığın sana sonsuz güzellikler getirecektir inşaAllah. Ya bizim sağlıklarımız bize ne getirecektir, onu bilmiyoruz ve acınacak durumda olanın esas bizler olduğunu düşünüyoruz. Selâm sana kardeşimiz, çektiklerin günahlarını inşallah tümüyle yok etmiştir. Sabredenlerin ulaşacağı büyük makamlar sana gülümsüyordur. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Yasin kardeşimizin ve sabır imtihanında ona eşlik eden değerli ailesinin üzerine olsun ve Rabbimiz onlara iki cihan saadetini nasip etsin İnşaAllah. Mehmet Pamak ve Ahmed Kalkan

Görüntünün olası içeriği: Yasin Asma ve Ahmet Kalkan, gülümseyen insanlar, sakal
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, sakal

KADER ve ALLAH’ıN OLACAKLARı ÖNCEDEN BİLMESİ.! NEDİR?

anlaşılır Basit Bir örnek.!
.
Allah’ın HAYATA MÜDAHALESİ
“EL ADL” sıfatı ile tenakuz oluştururmu?
.
Ben
Değişebilecek hiçbir şeyin “yazgı” OLMADIĞINI düşünüyorum.!
.
Ayrıca
KADER, ALLAH ve İNSAN arasındaki ilişkinin Nasıl olduğuna
ve çok tartışmalı Bir o kadar (kuran bu konuda Oldukça sınırlı bilgiler veriyor) TARTIŞMAKTAN ÇEKİNİLEN “kader” Konusunda anlaşılmasını sağlamak için
Düşüncelerimi Sizinle paylaşmak istiyorum ve DÜŞÜNCELERINIZI merak ediyorum.!
.
ALLAH, KADER ve İNSAN .
Önünden tren yolu Geçen Bir tepe veya bir dağ düşünün.!
Bu dağ, tepenin en yüksek noktasında oturan Bir kişinin
İKİ TARAFTAN TEK YÖNLÜ TREN YOLUNDA BİRBİRİNE DOĞRU HIZLA YAKLAŞMAKTA OLAN TRENLERİ FARKEDIYOR.!
.
Bu kişi TRENLERİN Çarpışacağını KESİN olarak Biliyor.!
Hatta konu uzmanı olsa HIZ ve VAGON, KOLTUK HESABIYLA kaç kişinin öleceğini bile hesabedebilir.!
.
Şimdi bu anlatımda
tepenin başındaki ALLAH’tır.! (cc)
OLACAKLARı ÖNCEDEN Bilmesi onun EZELÎ İLMİ ile doğrudan ilgilidir. Zaman kavramı biz yaratılan ve evrenin zaman döngüsü içinde olanlar için geçerlidir. ALLAH için zaman sözkdeğildir.! Dolayısıyla
.
ALLAH O TRENLERİN ÇARPıŞACAĞıNı BİLİYOR.! Çarpışmalarını İSTEDİĞİ için değil
ÇARPIŞACAKLARINI MUTLAK BİLDİĞİ İÇİN.!
.
ALLAH celle celeluhu HERŞEYİ BİR YASA, KANUN, KADERE bağlamıştır.!, Kibrit çakıldığında Mutlaka ateş çıkar.!
“Şüphesiz biz herşeyi belli bir ölçüye, düzene ve plana göre yarattık.” (Kamer 49)
ayeti celilesini Bir yönüyle bu şekilde düşünmek Gerekir.
En doğrusunu Allah ve resulleri bilir.!
.
Allah’a hamd peygamberlerine salat-u Selâm olsun 

TÜRKIYE’NIN SAĞLIK POLİTİKALARI BAĞLAMINDA ALS HASTALIĞI

Türkiyenin bugünkü sağlık politikası elbette dünkü gibi değildir.
13 yıla yakın bir zamandır ciddi değişiklikleri hatta devrim niteliğinde birtakım yeniliklere imza atan Türkiye tüm bu başarılarını Adalet ve Kalkınma Partisine borçludur.
geriye dönüp baktığımızda hastanelerin fiziki yapısından bürokratik işlemlere formalitelerden uzman hekim eksikliğine ve en önemlisi tüm insanların korkulu rüyası olan uzun ilaç kuyruklarından kurtulabilmiş olmak hepimizin üzerinden ağır bir yükü kaldırmıştır.

Yine o zamanlar doktorların adeta saltanatı, kendilerine ait kurdukları özel bir sistemleri vardı. doktorların saltanatı kendini ameliyat olacak olan hasta yakınlarından alınan “bıçak parası” şeklinde tezahür ediyordu.

Elbette devlet bunu biliyordu fakat bu bir gelenekti ve bu geleneği değiştirmek çok ciddi bir cesaret gerçek bir irade ve program gerektiriyordu. öncelikle yasal düzenlemelerle altyapı sağlandı daha sonraları performansa dayalı çalışma sistemi daha sonrasında kamu’da çalışan hekimlerin durumunu biraz daha iyileştirmek suretiyle özel muayene hane açmasını engelleyen yasal düzenlemeler yapıldı. hastanelerin fiziki yapısı enfeksiyon riskini bertaraf etmekten çok uzaktı bu durum hastahaneye sağlam gelenleride hastanelik eden bir mahiyetteydi.

İlaç konusunda bugün çok ilaç ithal etsekte o zaman çok daha kötü bir durumdaydı ve tamamen dışa bağımlıydı. türkiyede hastaneler
bugünkünün aksine önemli oranda ilaç satmaya odaklanan bir ticarethane görünümündeydi.

Engelli insanların yaşam koşulları bugünkünden kat be kat kötüydü. hastalanan yaşlı insanlara kimsecikler bakıyordu. bundan dolayı bazı ailelerin dağılmasına neden oluyor, yuvanın içinde yaşlı hastalara kimin bakacağı ile ilgili çok ciddi tartışmalar birçok ailenin bozulmasına ve dağılmasınada neden oluyordu. Hatta yaşlı hastalar bakımsızlıktan vefat ettikleri halde maaşlarını türlü hilelerle alabilmeleri için cenazelerin evin içinde saklandığıda oluyordu.

Türkiyede ambulans sayısı oldukça yetersizdi. bugünkü evde bakım ve hastalara bakım yardımı diye birşey yoktu. ambulansların kalite ve donanım olarak oldukça sorunluydu. Buna rağmen ambulanslar olsada ambulansların rahat ve hızlı gidebileceği yollar yoktu!.

Bugün yürürlükte olan Aile hekimliği uygulamasının olmaması hastanelerin işini oldukça zorlaştırıyordu ve bu durum ciddi bir iş yükü getiriyordu. Kamu hastanelerinde uygulanan “otomatik randevu sistemi” yoktu. Tc numarası ile muayene yoktu, sağlık karneleri vardı ve bu karneler çok kirli bir görüntü  oluşturuyordu. insanların basit bir rahatsızlık yüzünden ailecek günlerinden ediyor ve sabahları toplu taşıma araçlarında ciddi yığılmalara ve toplu taşıma araçlarında tüm hastalar aynı anda seyahat ettiğinden birtakım bulaşıcı ve solunum rahatsızlıklarının yayılması kaçınılmaz oluyordu. bu durum bugün de bir sorun olarak acilen bir çözüm beklemektedir. Hastalıkların teşhisini koymada ciddi rol oynayan “MR” makinalarının sayısı oldukça hatta son derece sınırlıydı.

Sağlık bakanlığının bugün neredeyse özel sektörün tamamıyla anlaşma sağlayarak hastaların daha güzel hizmet almalarına olanak sağlamaktadır.

Özellikle dumansız hava sahasının genişletilmesi sağlık bakanlığının en güzel ve kısa sürede başarılı bir şekilde sonuçlanan bir projesidir.

Tüm bu güzelliklerin yanında bugün türkiyenin sağlık konusunda kesinlikle olması gereken yerde olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Birtakım iyileştirmelerin ve düzenlemeleri yapmanın yetmediğini hepimiz bilmek zorundayız.

Iş güvenliğinden sosyal haklara çalışma şartlarından engelli insanların durumuna kadar yığınla bekleyen sorunlar çözülmeyi beklemektedir. Mevzuat gereģi yapılan yazışmalar dolayısıyla uzayan işlemler haftalar hatta aylar alan zaman insanı çileden çıkarıyor. Hasta bir insanın malülen emekli olabilmesi için işler o kadar çok zorlaştırılıyorki çok ciddi bir rahatsızlığı olduğu halde emekli olması imkansıza yakın bir çerçevede hizmet veriyor. Engelli insanların yaşam koşulları ve yaşam kalitesinin artırılmasına dönük çalışmalar olsada bunlar kesinlikle yeterli olmayıp acilen çözüm beklemektedir.

Tedavisi olmayan hastalıkların tüm dünyada olduğu gibi türkiye en ciddi sorunlardan biri olarak karşımızda duruyor. teşhisi olup tedavisi olmayan hastalıklar tüm dünyada aynı rahatsızlığı yaratsada bu rahatsızlığı bazı ülkeler aşabilmek amacıyla birtakım çalışmalar yürütmektedir bu zaman zaman kollektif çalışmalar zaman zaman kendi
imkanlarıyla kendi sınırları içerisinde başlattıģı klinik çalışmalar vatandaşın sağlığının herşeyden daha önemli olduğunu anlatmanın ve bir arayışını ifade ediyor.

Türkiye’nin bu konuda imkanları olduğu halde klinik çalışmalarda oldukça yetersiz olduğu gözden kaçmamaktadır.
bu topraklarda yetişen yetenekli araştırmacıların, doktorların fırsatını bulduğunda Batıya kaçtığını üzülerek görüyoruz. bu beyin göçünü tersine döndürmek üzere yapılan ciddi bir çalışma yok veyahut da beklentilerin çok çok altında seyrediyor.

Örnek olması açısından tüm dünyada son zamanlarda oldukça popüler olan “ALS HASTALIĞINDAN” bir iki örnek vermek istiyorum. Als hastalığı tüm dünyada hastaları ana hatlarıyla aynı şekilde etkilemekte ve hayatı bir süre sonra yaşanmaz! hale gelecek bir şekilde hastaların yaşamını çileye döndürmektedir. Als hastalığı avrupada “insanın onurunu zedeleyen” çağın hastalığı olarak ifade edilmektedir. Als hastalığı ile mücadele edebilmek için avrupa’da ve gelişmiş ülkelerde çok ciddi bütçeler ayırarak ve oldukça kapsamlı çalışmalar yapılmaktadır. Örneğin amerika birleşik devletleri’nin uUlusal Sağlık Enstitüsü bir türk doktorun buluşunu 2.5 milyon dolar ile ödüllendirerek bu hastalığın nedenlerini ve çözümüne ulaşabilmek için gerekli Arge çalışmalarıyla elinden geldiğini yaptığını göstermektedir.

Diplomatik ilişkilerimizin katip düzeyinde yürütüldüğü israil’de bile hummalı bir çalışma vardır ve bu çalışmalar sonuca çok yaklaşan bir durumdadır. bu çalışmalar üzerinde spekülasyonlar yapılsa da, bazı ilaç firmaları bu durumu manipüle ederek kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeyi amaçlayan politik bir tarafı olsada en nihayetinde bir hareketliliği haber veriyor.

Gerek avrupa’da gerekse gelişmiş ülkelerde bu çalışmalar son hızla devam ettiği halde her ne hikmetse türkiye’nin bu konuda sesi dahi çıkmamaktadır. oysa “yeni türkiye” söylemi ile kurumların daha aktif olması gerekmektedir. maalesef bir türlü ankara ile senkronize olamayan bu kurumlar çok daha iyi güzel çalışmalar ve başarılı projelerle halkın takdirini kazanmanın mücadelesini vermelidir.

 Hepimizin bildiği üzere dünyada Als hastalığı ile ilgili çok büyük bir kampanya başlatılmıştı. bu kampanya “Ice Bucket Challenge”
buzlu su dökme kampanyasıydı. bu kampanyanın yürütüldüğü süreç içerisinde neredeyse dünyanın tamamı bu habere odaklandığı halde sağlık bakanlığımızın bu konuya oldukça  duyarsız kalmasını ve en ufak bir açıklama dahi yapmamasını bir özensizlik ve bir talihsizlik olarak görmek zorundayız. bunu sağlık bakanlığının başında bulunan sayın Mehmet Müezzinoğlu’nu ve danışmanlarını itham etmek için söylemiyorum. bu bir vaka bir tespit, bir saptamadır.

Hergün eriyiyen insanlar bu duruma acilen çözüm beklemektedirler ve bu çözüm yolu hepimizin bildiği üzere sağlık bakanlığından geçmektedir. sağlık bakanlığı acilen gerekli hassasiyeti göstererek bu durumu düzeltme, telafi etme yoluna girmelidir. sonuç olurmu olmazmı elbette bilinmez ama bilmeliyiz ki bizler zaferden değil seferden sorumluyuz.
sefere çıktığımızda rabbimiz inanıyoruz ki bizlere zaferi nasip edecektir.
Sağlıcakla

VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUD

Dünya imtihan dünyasıdır. Allahu teala her insana farklı bir şekilde sınamaktadır kimisini servetiyle kimisini sevdiğiyle kimisini  sıhhati ile kimisinide nefsi ile sınamaktadır. içinde bulunduğumuz şartları maalesef bizler oluşturamıyoruz tüm bunlar bir kader ve bir hesap iledir. o halde bize düşen içinde bulunduğumuz her halükarda hamdetmek şükrümüzü eda edip kulluk vazifemizi ve sorumluluklarımızı yerine getirmektir. bugün sizinle osmanlı zamanında yaşanmış bir hikaye paylaşmak istiyorum ibretlerle dolu bu hikayenin bizden parçalar taşıdığını okuyunca göreceksiniz.

‘VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUD

Allah-u Teala, bir kuluna vermek istemezse kimsenin elinden bir şey gelmez. Eğer vermek isterse de kimse ona engel olamaz.

İnsanların kısmeti ile ilgili çok miktarda hikayeler ve kıssalar mevcuttur. Bunların içinde en meşhur olanlardan birisi Sultan Mahmud’un başından geçen olaydır. Her ne kadar farklı versiyonları bulunsada, burada en kapsamlı olan “Vermeyince Mabud, ne yapsın Sultan Mahmud” hikayesini anlatacağız.

Osmanlı padişahlarından Sultan İkinci Mahmud zamanında “Tıkandı baba kahvehanesi” adında bir kahvehane vardır. İkinci Mahmud bu kahvenin neden bu adla anıldığını merak eder. Tebdili kıyafetle derviş kılığıyla “tıkandı baba” namlı kişinin kahvehanesine gelir. Yanında veziri de vardır.
Sultan Mahmud, Tıkandı Baba’ya neden bu adla anıldığını sorar. O da: “Bir gün rüyamda ihtiyar bir adam gördüm. Bu adamla beraber çeşmelerle dolu bir sokakta yürümeye başladık. Bu sırada bazı çeşmelerin çok, bazı çeşmelerin az, bazı çeşmelerin ise damlayarak aktığını gördüm. “Neden bu çeşmeler böyle?” diye sordum. İhtiyar da “çok akan çeşmeler zenginlerin, az akan çeşmeler fakirlerin nasiplerini gösterir” cevabını verdi. Bir kenarda damlayan çeşmenin ise benim nasibim olduğunu söyledi.
Bunun üzerine sinirlendim ve çeşmenin deliğini tıkadım. Bu rüyayı kahvehanede anlattığımda ise bana ‘tıkandı baba’ adını verdiler. O gün bu gündür bu adla anılırım” der.
Hikayeyi dinleyen İkinci Mahmud üzülür ve bu garib adama yardımcı olmaya karar verir.
Tıkandı Baba’ya kendisinin bir derviş olduğunu ve bu sebeple pek çok tanıdığının olduğunu, Ramazan ayında padişahın fakirler için dağıttığı iftarlıklardan kendisinin de yararlanmasını sağlayacağını söyler.

Ramazan ayı geldiğinde İkinci Mahmud vezirine her akşam tıkandı baba için bir tepsi baklava hazırlanmasını, bu baklavanın içineyse her defasında bir altın konulmasını emreder. Baklava hazırlanır, içine altın konur, Tıkandı Baba’ya yollanır.
Ancak Tıkandı Baba’nın padişahtan gönderilen baklavaları aldığını gören tatlıcı bu işin içinde bir iş olduğunu anlar ve Tıkandı Baba’ya “bu baklavaları ben alayım, karşılığında sana bir mecidiye vereyim, sen de baklava yiyip aç kalmaktansa git karnını doyur” der. Tıkandı baba kabul eder. Ramazan ayı böylece geçip gider.
İkinci Mahmud Ramazanın sonunda Tıkandı Baba’nın artık refaha kavuştuğunu zannetmektedir. Tekrar tebdili kıyafet Tıkandı Baba kahvesine gider. Bir de ne görsün, eski tas eski hamam. Tıkandı Baba’ya kendisine gönderilen baklavaları ne yaptığını sorar. Tıkandı Baba da baklavaları satıp onun parasıyla karnını doyurduğunu, bu yüzden padişaha duacı olduğunu söyler. Padişah bu duruma daha çok üzülür.
Saraya gidince Tıkandı Baba’yı yanına çağırtır ve ona kendisinin gerçek kimliğini açıklar. Sonra da bir kürekle hazineye gitmesini ve oradan kürek dolusunca altın almasını söyler. Tıkandı Baba hazineye gider, küreği hazineye daldırır, ancak heyecandan küreği ters daldırır ve nasibine tek bir altın düşer. Tıkandı Baba başını öne eğip: “Benim çeşmem tıkandı, musluğum hiç akmayacak, ne yaparsam yapayım hep Tıkandı Baba olarak kalacağım” der. Bunun üzerine padişah, saray kuyumcusuna iki okka ağırlığında altından bir top yapmasını emreder. Yapılan top ile beraber Mahmut Paşa yokuşundaki kemerin yanına gidilir. Kemerin biraz uzağında durulur. Padişah Tıkandı Baba’ya: “Bu topu atacaksın, attığın yerden topun durduğu yere kadar olan arazi ve bu arazi üzerindeki bütün mülk sana ait olacak” der. Tıkandı Baba topu kendince çevirir ve ateşler.  Ancak top kemere çarparak seker ve Tıkandı Baba’nın başına düşer. Tıkandı Baba oracıkta can verir.

Sultan İkinci Mahmut gayet üzüntülü bir şekilde Tıkandı Baba’nın yanına gelir ve artık solmakta olan yüzünü okşayarak o meşhur sözünü sarfeder “Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmud” der.”

Selam ve dua ile

ALLAH’TAN Büyük Şeyler İstemek

14/11/2016

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara ‘süslü ve çekici’ kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katındadır. Ali İmran 14

İnsanoğlu servet sahibi olabilmek için öylesine büyük bir hırs ile çalışır ki

para kazanmak için sağlığını harcar Sonra sağlığını geri kazanmak için tüm servetini harcar da birşey elde edemez

 

Sonra bir de gelecek için o kadar endişeli ki; anı yaşamaz

sonuç olarak, ne şimdide yaşar ne gelecekte  hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar ve aslında hiç yaşamadan ölür.

Lütfen paranızı kalbinize değil cebinize koyunuz

İnsanoğlunun dünyaya gediği andan itibaren birtakım şeyler keşfetmek sureti ile dünya  nimetleri ile tanışır ve bu tanışma şekli bir süre sonra insana karakteristik bir takim özellikler ve mizaçlar olarak yansır

Kişi geçen zaman içerisinde dünyayı ve eşyayı tanımlama biçimine göre dünya nimetlerine karşı ya makul bir şekilde sahip olur yada dünya nimetlerine karşı ciddi bir zaaf içinde olur.

 

Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitnedir (imtihan konusudur.) Allah yanında ise büyük bir mükafaat . Enfal 28

 

İnsanoğlu şunu bilemiyor ki

Bir şehirdeki tüm evler senin olsa da bir tanesinde oturursun

 

Tüm lokantalar senin olsa

Tüm kebapçılar senin olsa

Tüm marketler senin olsa

Yiyeceğin 3 öğün yemektir

 

Tüm galeriler senin olsa

Hatta araba fabrikan olsa

1 tanesine bineceksin

 

Durum böyle olunca  ey zaaf sahibi insan Allahtan onun güceneceği küçük şeyler isteme. Çünkü Allah zengindir

Kendisinden küçük şeyler isteyince gücenir.

Örneğin Allah tan “ey Rabbim bana İçinde kıtaların  bulunduğu bir gezegen  ver

Kıtaların içinde kocaman şehirlerin tüm menkul, gayri menkul yeraltı yerüstü zenginliklerini ver ” deme

 

Allahtan, daha büyük şeyler iste

MESELA HİDAYET GİBİ

MESELA SAĞLIK GİBİ …

 

Hastalık Bela Ve Musibetlerin Öğrettikleri

13/10/2016

” Keçe dövüldükçe sertleşir, samur kürk kamçı yedikçe güzelleşir ”

Hastalık Kur’an’a göre, esas olarak kalp hastalığıdır, iman problemidir.
Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalıklarını artırmıştır. Söyledikleri yalana karşılık da onlara elem dolu bir azap vardır. ( bakara 10.ayet )
Ayrıca Müminler olarak bizler hayatın her safhasında imtihan edildiğimizi ve sınanmadan bırakılmayacağımızın şuurunda olmalıyız.
Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele. (BAKARA 155)
İki cihanda said olanların peygamberler olduğunu hepimiz bilmekteyiz.
Aynı şekilde başlarından bela ve musibet eksik olmayan insanlarında yine peygamberler (aleyhimüsselam) olduğunu hepimiz aziz kur’andan ve siyer-i nebi’den okuyor ve biliyoruz.
hepimiz yakinen şunuda bilmekteyiz ki; insanların zaman zaman geçirmiş olduğu ekonomik krizler onların ya iflas etmek suretiyle tepetaklak gitmelerini, bununla birlikte bunalım ve manevi anlamda yıkılışlarını veya bu krizden ders ve ibret alarak sonraki yatırım ve girişimlerinin tüm bu riskleri bertaraf etmek veya en aza indirmek koşuluyla daha da güçlü çıkmasına olanak ve imkan sağlamaktadır.
Hakeza sağlık konusundada başımıza bir musibet geldiğinde önceki sıhhatli zamanımızı hatırlar ve mevcut durumdan kurtulabilmek için maddi manevi elimizden gelen herşeyi feda eder, bir an evvel sağlığımıza kavuşmak için çırpınır dururuz. Zira kaybetmeden kıymet bilinmez.
Sahibi olduğumuz saģlığımız bizim için paha biçilmez bir değer taşımaktadır bundan dolayı her an şükretmeliyiz.

Peygamber efendimizin (s.a.v) bir hadiste bildirdiği üzere:
“Şu Beş şey gelmeden evvel şu beş şeyi ganimet bilip değerlendiriniz.:
İhtiyarlık gelip çatmadan evvel gençliğin,
hastalıktan evvel sıhhatin,
fakir düşmeden evvel varlıklı olmanın,
meşguliyetten evvel boş zamanın
ve ölüm gelmeden evvel hayatın kıymetini biliniz.”
Müminler olarak bizler hayatın her safhasında imtihan edildiğimizi ve sınanmadan bırakılmayacağımızı bilmeliyiz.
“Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler “Allah’ın yardımı ne zaman?” dediler. Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara 214 )

 

Hayatın her kademesini tevhid, ticaret, kültür, aile hayatı, hukuk vb tüm alanlarını bu bilinç ve bu şuurla yaşamalı ve Ancak böyle bir hayat yaşadığımızda örnek olabilir imanımızın gereğini yerine getiririz. “İşte böyle sizi vasat bir ümmet yaptıkki insanlara şahitler (örnek) olasınız.” (Bakara/143)
bir mümin başına bir musibet gelmesi için elbette musibet dilemez, dileyemez. kimin başına musibet geleceği konusunda tek tasarruf sahibi Allah’tır (cc). Bizler ancak başımıza bir bela ve musibet geldiğinde ona sabreder ve ondan kurtulabilmek için islamın öngördüğü meşru yollarla bir mücadele içerisine girmeliyiz.
Başına bela ve musibet gelenlerin çok iyi bildiği üzere hastalık bela ve musibetlerin yaşamadan öğrenemeyeceğiniz kadar kıymetli öğretici bir tarafı da vardır. “düşte gör dostunu” sözünü atalarımız boşuna söylememişler. Başınıza musibet geldiği andan itibaren insanların maskelerinin bir bir düşüp asıl suratlarını gördüğünüzde yaşadığınız hayal kırıklıkları hastalık ve musibetten daha fazla zarar vererek insanı eritir. Aylarca yatamazsınız hayıflanır ve kendinizi içten içe yer durursunuz.
Bir ömür düşünce birlikteliği yaşadığınız insanlar başınıza musibet geldiği andan itibaren birtakım kuruntularla vehimlere size mesafe koyduğunda “sözlü devrimciliğin para etmediğini” yine orada öğrenirsiniz. Hayatı ve islamı farklı yorumlayışından dolayı yıllarca aranıza mesafe koyduğunuz insanların yakınlıklarını ve içtenliklerini görünce utanır mahcup olursunuz. Yakınlarınızın ne kadar yakın olduğunu “yakin” olarak görürsünüz. Bela ve musibete düçar olan insanlarda öyle bir meleke gelişirki yapmacık hareketleri rahatlıkla anlayabilirsiniz çok duygusal ve alıngan olursunuz ama söylenen sözün özü’nü tıpkı bir röntgen gibi içerilerinde ne düşündüğünü anlarsınız. 🙂

Durum böyle olunca aslında bela ve musibetlerinde allah’tan kullara verilmiş bir  nimet olduğunu rahatlıkla anlayabilir(sin)iz.

En kalbi selam ve muhabbetlerimle